Julien, bayram adabını bir YouTube videosundan öğrenmişti. Video on iki dakikaydı. Bayram üç gün.
Ebru’yla Lyon’da tanışmışlar, iki yıl önce evlenmişler, bu Julien’in ilk Türk bayramıydı. Denizli’deki büyük eve girmeden önce, arabada, videodaki kuralları Ebru’ya bir kez daha saydı. Fransız aksanlı, dikkatli, ezberlenmiş bir Türkçeyle:
“Bir: Büyüklerin elini öp, alnına koy. İki: İkramı iki kez reddet, üçüncüde kabul et. Üç: Ayakkabıyı kapıda çıkar. Dört: ‘Bayramınız mübarek olsun’ de.”
Ebru başını salladı. “Doğru. Ama abartma.”
Julien abartmamaya söz verdi.
Çoraplar
Kapıda ayakkabılarını çıkardı. Çoraplarını da çıkardı. Videoda “ayakkabı” denmişti ama Julien emin olmak istemişti. Salona çıplak ayakla girdi. Ebru’nun annesi bir terlik uzattı. Julien terliği reddetti. Bir kez. İki kez. Üçüncüde kabul etti. Terlik meselesi bir dakika sürdü. Salon izledi.
El
Sonra el öpme. Julien sırayla gitti. Önce Ruhi Dede. Elini tuttu, öptü, alnına koydu. Kusursuz. Dede memnun oldu.
Sonra babaanne. Kusursuz.
Sonra teyze, amca, enişte. Hepsi kusursuz.
Sonra, aynı ritimle, aynı ciddiyetle, sekiz yaşındaki kuzen Can’ın elini öptü ve alnına koydu. Can elini çekmedi. Elini öptürmek, Can’ın hayatındaki en büyük andı. Sonra Can’ın beş yaşındaki kardeşinin. Sonra, Ebru onu kolundan tutmadan önce, kedinin patisine uzandı.
“Julien,” dedi Ebru. “Kedi değil.”
“Pardon. Videoda yaş sınırı yoktu.”
İki kez hayır
Asıl sorun ikramda çıktı.
Ebru’nun teyzesi Songül Teyze, otuz yıl İzmir’de bankacılık yapmış, modern bir kadındır. Bir misafir “hayır” derse, hayır demektir. Songül Teyze buna inanır.
“Julien, kahve?”
“Hayır, teşekkür ederim.”
“Peki.”
Julien ikinci teklifi bekledi. Gelmedi. Songül Teyze başka bir misafire döndü.
“Julien, baklava?”
“Hayır, teşekkür ederim.”
“Peki.”
Julien’in yüzünde, saat ilerledikçe, bir panik belirdi. Herkes çay içiyordu, kahve içiyordu, baklava, börek, sarma. Julien’in önünde boş bir tabak ve boş bir bardak. Kural “iki kez reddet” diyordu. Ama kimse ona ikinci kez sormuyordu.
Ebru ona baktı. Julien Ebru’ya baktı. Ebru’nun yüzü “Abartma demiştim” diyordu.
Saat üçte Julien Ebru’nun kulağına eğildi: “Çok açım. Video yanlış mıydı?”
“Video doğru. Teyzem yanlış.”
Kolonya
Akşama doğru Ruhi Dede kolonya şişesini çıkardı. Julien’in avucuna döktü. Julien avucuna baktı. Videoda kolonya yoktu.
Julien tereddüt etti. Sonra kolonyayı kokladı, beğendi ve, bütün salonun dehşetle izlediği bir hareketle, avucunu boynuna ve yanaklarına sürdü. Parfüm gibi.
Yanaklarında bir sıcaklık. Sonra bir yanma. Sonra Julien’in gözleri doldu.
Ruhi Dede bunu gördü. Gözleri dolan yabancı damadı gördü. Ayağa kalktı, yanına gitti, onu omuzlarından tuttu.
“Duygulandı,” dedi salona. “Bizi sevdi.”
Harçlık
Kalkarken Julien bir kez daha Ruhi Dede’nin elini öptü. Alnına koydu. Bu sefer biraz uzun tuttu, çünkü artık açtı ve yorgundu.
Ruhi Dede yeleğinin cebinden katlanmış bir yüzlük çıkardı ve Julien’in avucuna sıkıştırdı.
Julien paraya baktı. Ebru’ya baktı.
“Torunlar gibi öptü,” dedi Ruhi Dede. “Torun gibi harçlık alır.”
Julien, otuz dört yaşında, bir Fransız mühendis, yüz lirayı katladı ve cüzdanına koydu. Arabada Ebru’ya döndü.
“Bu ailedeki öteki damatlar harçlık aldı mı?”
“Hiç almadı.”
Julien bir süre sessiz kaldı. Sonra gülümsedi ve camdan dışarı baktı.
“Video bunu da söylemedi.”


