Berlin’deki bir şirketten iş teklifi aldım. Bunu bayram sabahı, Kayseri’deki salonda, annemin ısrarıyla açıkladım. “Söyle, herkes duysun, ayıp olur sonra.” Söyledim.

“Gidiyorum” dediğimde salonda üç yenge aynı anda çay bardağını bıraktı. Bir çember kuruldu.

Çorbayı kim yapacak

Zehra Yenge sağımdaki koltuğa geçti. “Oralarda kimsen yok. Hasta olsan kim bakacak? Bir çorba yapacak biri yok.”

“Yenge, orada da çorba var.”

“Var ama kim yapacak? Sen mi?” Yenge bunu, kendi kendime çorba yapabileceğim ihtimalini hiç düşünmemiş bir yüzle söyledi.

Pencereden gelen ezan

Nesrin Yenge soluma geçti. “Ezan sesi duyamayacaksın.”

“Telefonumda uygulama var yenge.”

“Uygulamadan ezan mı olur? Ezan pencereden gelir.”

Bir an sustum. Pencereden gelen ezanla telefondan gelen ezan arasındaki farkı tartışacak teolojik birikime sahip değildim.

Sabah patates, akşam patates

Kevser Yenge karşıma oturdu. Çember tamamlandı.

“Ne yiyeceksin orada? Patates. Sabah patates, akşam patates. Bir dolma bulamazsın.”

“Berlin’de Türk lokantası çok yenge.”

“Lokanta başka. Ev yemeği başka. Lokantada dolmayı kim sarıyor bilmiyorsun.”

Bu memleket okuttu

Çember daralırken salonun öbür ucundan Gökhan Amca bir cümle kurdu. Kimseye bakmadan, televizyona doğru:

“Bu memleket bu çocukları okuttu. Şimdi başkasına çalışacaklar.”

Üç yengenin üçü de aynı anda televizyona döndü. Annem gözlerini kapadı. Babam çayına baktı. Bu cümle bir soru değildi. Bir hükümdü.

“Amca,” dedim, “ben burada da iş aradım. İki yıl.”

“Aradın da ne oldu?”

“Berlin oldu.”

Gökhan Amca bir şey demedi. Televizyonun sesini açtı.

Çember açılıyor

Bir saat boyunca çember dönmeye devam etti. Kış soğuğu, kira, bisiklet, dil, Almanların gülmemesi, Almanların fazla gülmesi. Her halka bir uyarıydı. Ben her uyarıya başımı salladım.

Sonra bir şey oldu. Zehra Yenge, çemberin ilk halkası, sesini alçalttı ve bana doğru eğildi.

“Peki,” dedi, “orada maaşlar nasıl?”

Söyledim. Euro olarak. Lira karşılığını söylemedim.

Zehra Yenge kendi kafasında bir hesap yaptı. Yüzünde bir şey değişti. Sonra, yarım saattir uyardığı bütün tehlikeleri tek bir nefeste unutarak, sordu:

“Bizim Alp’i de götürsene.”

Nesrin Yenge döndü: “Alp ne yapacak orada?”

“Ne yapacak, çalışacak. Bilgisayardan anlıyor.”

“Ezan?”

“Telefonunda var.”

Kevser Yenge bir süre düşündü. Sonra o da eğildi.

“Bizim kızın da İngilizcesi iyi. Bir sorsana orada.”

Bayram akşamı

Akşam kapıda Gökhan Amca elimi sıktı. Uzun uzun. Bir şey söylemek istiyordu ama söylemiyordu. Sonunda söyledi:

“Oradan bir tıraş makinesi getirirsin. Almanların tıraş makinesi iyidir.”