Salonda Hüsamettin Amca “Maaş ne kadar?” diye sorduğunda, ben çoktan ayağa kalkmıştım. Elimde iki boş çay bardağı vardı. “Bunları götüreyim” dedim ve mutfağa yürüdüm.

Mutfakta tezgâhın üstünde kırk tane çay bardağı vardı. Kırk. Bayramın ikinci günü öğleden sonra, Gaziantep’te, otuz iki kişilik bir sülalenin bıraktığı bardaklar.

Kurtuluş buydu. Musluğu açtım.

Birinci bardak

Bulaşık yıkayan bir erkek, bir Türk mutfağında, bir anomalidir. Mutfaktaki dört kadın bir an durdu. Halam elindeki tabağı bıraktı. Yengem ağzını açtı, kapattı.

“Ay, Mesut, sen bırak oğlum.”

“Yok yenge, yıkarım.”

Yengem ısrar etmedi. Bu, benim sandığım gibi bir zafer değildi. Bunu sonradan anladım.

Onuncu bardak

On bardaktan sonra Zehra Teyze yanıma geldi. Bir kurulama bezi aldı ve kurulamaya başladı. Bardak bardak. Yanımda.

“Eee,” dedi, sesini alçaltarak. “Kız arkadaş var mı?”

Salonda bu soruyu kimse sormamıştı. Salonda maaş sorulmuştu. Mutfakta kız arkadaş soruluyordu. Mutfak, salondan bir kat daha derindi.

“Yok teyze.”

“Hiç mi? Hiç mi yok?”

“Hiç.”

“Peki sen hiç… şey… düşünmüyor musun?”

Bardağı biraz daha uzun yıkadım.

Yirminci bardak

Yirminci bardakta halam katıldı. Halam bulaşık suyunun sıcaklığından konuya girdi. “Bu su çok sıcak, elini yakarsın. Sen evde de bulaşık yıkıyor musun?”

“Yıkıyorum hala.”

“Evde makine yok mu?”

“Var ama…”

“Ev kira mı?”

Bulaşık suyunun sıcaklığından kiraya üç soruda geçmiştik. Salonda Hüsamettin Amca bu geçişi yarım saatte yapamazdı.

Otuzuncu bardak

Otuzuncu bardakta yengem de geldi. Artık yanımda üç kadın vardı. Biri kuruluyor, biri dolaba diziyor, biri sadece yanımda duruyordu. Duran, en tehlikelisiydi.

“Annen ne diyor senin bu bekarlığa?”

“Bir şey demiyor yenge.”

“Demiyor mu? Ben ona sorayım.”

Mutfak kapısından salonu gördüm. Salonda erkekler televizyon izliyordu. Kimse kimseye bir şey sormuyordu. Hüsamettin Amca uyuyordu.

Salon artık güvenliydi. Mutfak değildi. Ama kırk bardağın otuzunu yıkamıştım ve bırakırsam kaçtığım belli olacaktı.

Kırkıncı bardak

Kırkıncı bardağı yıkadım, kuruladım, dolaba koydum. Ellerim buruşmuştu. Tezgâh pırıl pırıldı. Mutfaktaki üç kadın tezgâha baktı, sonra bana.

Zehra Teyze elindeki bezi bıraktı. Telefonunu çıkardı. Bir numara aradı. Hoparlörü açmadı ama sesini alçaltmadı da.

“Alo, Nuran? Benim. Kızım, senin kız hâlâ bekar mı? Evet, evet. Burada bir oğlan var. Bulaşık yıkıyor. Kırk bardak. Kendisi. Kimse demeden.”

Bir duraklama.

“Yok, maaşını bilmiyorum. Salonda sordular, kaçtı. Ama bulaşık yıkıyor Nuran. Bulaşık.”