Otuz bir yaşındayım ve “Ne zaman evleniyorsun?” sorusuna on yıldır cevap veriyorum. Bu on yılda bir cevap repertuvarı geliştirdim. Bu bayram, Edirne’deki babaanne evinde, repertuvarın tamamını kullandım. Sırasıyla ve sonuçlarıyla.
Kısmet
“Kısmet teyzeciğim.”
Bu en klasik cevaptır ve en çabuk tükenir. Teyzem başını salladı, “Kısmet tabii,” dedi, sonra ekledi: “Ama kısmet de ayağına gelmez. Bir yerlere gitmek lazım.” Kısmet artık bir yerlere gitmem gereken bir şeydi.
Kariyer
“Şu an kariyerime odaklanıyorum.”
“Kariyer seni yaşlılığında bakar mı?”
Bu soruya bir cevabım yoktu. Kariyerim beni yaşlılığımda bakmayacaktı, doğru. Ama evlendiğim adamın bakacağı da kesin değildi. Bunu söylemedim.
Yaş
“Otuz bir yaş genç sayılır artık.”
“Kim sayıyor?”
“İstatistikler.”
“Benim zamanımda otuz birde torun sahibiydik.”
Teyzem otuz birinde torun sahibi değildi. Teyzem otuz birinde ikinci çocuğunu doğurmuştu. Ama teyzemin hafızasında, kendi gençliği her zaman bir nesil ileride.
Siz bulun
Bu noktada bir hata yaptım. Yorgundum. İkinci çaydaydım. Gülerek, şaka yollu, dedim ki:
“Siz bulun o zaman.”
“Siz bulun” dediğim an hata yaptığımı anladım. Teyzelerim bunu bir şaka olarak değil, bir görevlendirme olarak aldı.
Teyzem telefonunu çıkardı. Halam telefonunu çıkardı. Yengem çantasından, nedense, fotoğraf albümü çıkardı. On dakika içinde önüme altı aday konuldu: komşunun oğlu (diş hekimi, “biraz kel ama”), kuzenin kayınbiraderi (mühendis, “Almanya’da”), halamın arkadaşının yeğeni (avukat, “biraz konuşkan”), bir fotoğraf albümünden çıkan ve 2014’ten kalma bir düğün fotoğrafındaki adam (kimse adını hatırlamadı), teyzemin eski bir öğrencisi ve son olarak, uzun bir tartışmadan sonra, “Selim’in oğlu” (Selim kim, bilen yoktu).
Babaanne
Bu sırada babaannem, salonun baş köşesinde, sessizce oturuyordu. Doksan yaşında. Altmış sekiz yıllık evli. Yanında dedem, doksan iki yaşında, kulaklığı takılı, televizyonda haber izliyordu.
Babaannem bir süre adayları dinledi. Sonra elini kaldırdı. Salon sustu.
“Kızım,” dedi bana. “Evlenme.”
Teyzem “Anne!” dedi.
“Evlenme,” dedi babaannem bir daha. “Ben evlendim de ne oldu?”
Ve başıyla, yanında oturan dedemi gösterdi. Dedem bunu duymadı. Kulaklığı takılıydı. Televizyonda hava durumu vardı. Dedem hava durumuna bakarak, kimseye hitap etmeden, yüksek sesle söylendi:
“Yarın yağmur var. Bu kadın yine çamaşır asacak.”
Babaannem bana döndü. Kaşlarını kaldırdı. Başka bir şey söylemesine gerek yoktu.
Teyzem telefonunu kapattı. Halam albümü kapattı. Altı aday, bir anda, salonun gündeminden çıktı.
Akşam kapıda babaannem elimi tuttu. “Sen kariyerine bak kızım,” dedi. Sonra biraz düşündü ve ekledi:
“Ama diş hekimi fena değildi. Bir kahve iç, bir şey olmaz.”


