Leyla’nın halası Emine Hanım, kolonya şişesinin kapağını kapı zili çalmadan açar. Biz daha apartmanın girişindeyken limon kokusu üçüncü kattan zemine inmiş olur. Komşular bayramın geldiğini takvimden değil, merdiven boşluğundan anlar.
Bu yıl bir planım vardı. Kapı açılınca avuçlarımı öne uzatacak, “Zahmet etme halacığım, biz alırız” deyip şişeyi kibarca elinden alacaktım. Dozu kendim ayarlayacaktım: iki damla, bir ovuşturma, bir teşekkür. Arabada provasını bile yaptım. Leyla dinledi, hiçbir şey demedi, sadece güneş gözlüğümü torpidoya kaldırdı.
O an anlamam gerekirdi.
Avuç planı
Kapı açıldı. “Hoş geldiniz yavrularım!”
Avuçlarımı uzattım. Emine Hala avuçlarımı gördü ve üstünden geçti. Kolonya, kibarca açılmış iki elin yukarısından süzülüp doğrudan yüzüme indi. Şişenin üstünde seksen derece yazıyor; ben doksan beş hissettim. Önce burnum yandı, sonra gözlerim, en son dilimin ucundaki naneli şekerin tadı değişti. Bir adım geri attım ve paspasa bastım. Paspasta “Hoş Geldiniz” yazıyordu. İnanmadım.
“Biraz fazla oldu halacığım…”
“Mikrop kalmasın,” dedi. “Siz uzaktan geldiniz, yolda neler var neler.”
Biz Üsküdar’dan gelmiştik. On dokuz dakika. Ama Emine Hala için Boğaz’ın karşı yakası da gurbettir; köprüden geçen herkes karantinaya alınır.
Leyla’ya sıra geldiğinde şişe birden incelikli bir alete dönüştü: iki damla, bir ovuşturma, bir öpücük. Benim provasını yaptığım tören, gözümün önünde, başkasına uygulandı. Üç yaşındaki Arda’nın başına ise vaftiz eder gibi bir kapak dolusu döküldü. Çocuk hapşırdı, Emine Hala “Bak, mikrop çıktı” dedi, mesele kapandı.
Koridorun ucundan Rıfat Enişte el salladı. Gözünde yüzücü gözlüğü vardı. Kırk bir yıllık evlilik insana bazı şeyleri sessizce öğretiyor.
Duygusal damat
Salona geçtiğimde gözlerimden iki ince çizgi halinde yaş akıyordu. Silmek istedim ama elim kolonyalıydı; silersem ikinci tur başlayacaktı. Öylece oturdum.
Karşı koltuktaki Nazmiye Teyze beni gördü, elini göğsüne koydu.
“Aaa, damat duygulandı!”
Salonun havası bir anda değişti. Biri peçete uzattı, biri “Ne güzel, bizi özlemiş” dedi, biri de “Erkek adam ağlar mı hiç” diye söylendi ama gülümseyerek. Doğruyu söylemenin tek yolu vardı: “Hayır, halanız yüzüme kimyasal sıktı.” Bunu bir bayram günü, bir Fatih salonunda, kırk yıllık bir kadına söyleyen damadın adı ikinci bayrama çıkmaz.
“Çok özlemişim,” dedim.
Emine Hala ilk kez bana gerçekten sevgiyle baktı. Kolonya şişesi kucağında, zafer kazanmış bir komutan gibi. Bir öğleden sonra boyunca, her gelen misafire “Bizim damat çok duygusal” diye tanıtıldım. Her tanıtımda gözlerim yeniden yaşardı, çünkü her yeni misafir için kapıda yeni bir tur atılıyor, buhar salona kadar geliyordu.
Saat beşe doğru kuzen Tolga geldi. Kapıdaki ilk fıskiyeyi o yedi. Ben de o gün ilk kez güldüm. Hata. Emine Hala başını çevirdi.
“Bak, geçmiş. Gel bir tazeleyelim.”
Çıkış
Kalkarken hazırlıklıydım. Kapı eşiğinde şişe havaya kalktığında cebimden Rıfat Enişte’nin yedek gözlüğünü çıkardım. Mutfakta, kimse görmeden, tek kelime etmeden uzatmıştı.
Emine Hala durdu. Gözlüğe baktı, sonra Rıfat Enişte’ye baktı. Aralarında kırk bir yıllık bir bakış geçti.
“Rıfat,” dedi, “bu çocuk artık bizden.”
Sonra gözlüğün camlarına iki fıs sıktı. “Gözlüğe de mikrop bulaşır.”
Eve kadar dünyayı limon buğusunun arkasından gördüm. Akşam Leyla’nın kuzeni bayram fotoğraflarını aile grubuna attı. Hepsinde kızarık gözlerle, elimde peçete, ağlıyorum. Emine Hala altına tek satır yazmış: “Damadımız çok duygusal, maşallah.”
Kırk iki kişi kalp bıraktı.


