Telefon bayramın üçüncü günü, öğleden sonra ikide çaldı. Ekranda “Hikmet Dayı” yazıyordu. Annem açtı, dinledi ve yüzünün rengi, duvardaki bayram takviminin beyazına döndü.
“Aşağıdayız,” demişti Hikmet Dayı. “Yukarı çıkıyoruz.”
Bizim apartmanda asansör yok. Dördüncü kattayız. Hikmet Dayı’nın dizleri de hesaba katılınca yaklaşık doksan saniyemiz vardı.
Annem telefonu kapattı ve tek kelime etti: “Kalkın.”
Ev üç gündür bayram yorgunluğuyla yaşıyordu. Salonda bir katlanır kurutmalık, üstünde babamın atletleri. Sehpada yarım kalmış bir yapboz, iki tabak kuru üzüm çöpü, babamın gözlüğü, babamın ikinci gözlüğü. Koltukta ben, eşofmanla. Babam pijamayla. Kardeşim Ozan ise ne giydiği belirsiz bir şeyle.
Annem bir saniyede görev dağıttı. Bir ordu komutanı bunu yapsa madalya alırdı; annem sadece “Hadi!” dedi.
Kurutmalık, atletleriyle birlikte, katlanmadan yatak odasına taşındı. Yapboz, tepsiyle beraber kanepenin altına itildi; 1000 parçanın yaklaşık 300’ü yerinden oynadı. Kuru üzüm çöpleri Ozan’ın cebine gitti, çünkü çöp kovası mutfaktaydı ve mutfak uzaktı. Babamın iki gözlüğü tek gözlük kutusuna sıkıştırıldı.
Babam pijamasının üstüne gömlek giydi ve kemer taktı. Pijamaya kemer takılmaz; panik takar.
Annem vitrinden misafir fincanlarını indirdi, bir yandan da tülü düzeltti. Tül düzelmedi; tül hiçbir zaman düzelmez, ama düzeltmeye çalışmak bir ev sahibinin namusudur. Yatak odasının kapısı, içindeki kurutmalık yüzünden tam kapanmadı. Annem kapıya sırtını dayadı, kapandı. Ben mutfakta su kaynattım, Ozan da salonu bir kez daha taradı ve koltuğun arkasından bir tek çorap çıkardı. Çorabı ne yapacağını bilemedi ve kendi koluna giydi.
Doksanıncı saniyede salon, bir mobilya kataloğunun bayram sayısına benziyordu. Dördümüz kapının önünde dizildik. Kimse nefes almıyordu.
Zil çalmadı.
Bir dakika daha geçti. İki dakika. Annem telefonu aldı, Hikmet Dayı’yı aradı.
“Dayı, neredesiniz?”
“Aşağıdayız ya kızım. Nevzat’lara geldik. Siz de inin, hep beraber oturalım.”
Nevzat Bey ikinci kattaki komşumuzdu. “Aşağıdayız, yukarı çıkıyoruz” cümlesindeki “yukarı”, ikinci kattı. Dayım bize gelmemişti; bizi çağırıyordu.
Ne yapacaktık? İndik. Gömlekli pijamasıyla babam, kolunda çorap Ozan, elinde kolonya şişesi annem.
Nevzat Bey’in kapısını eşi açtı. Arkasında bir katlanır kurutmalık, üstünde atletler duruyordu. Sehpada yarım bir yapboz vardı. Nevzat Bey eşofmanla koltuktaydı.
Kadın bize, sonra telefonu elinde gülümseyen Hikmet Dayı’ya baktı. Sonra tekrar bize.
O bakışı tanıdım. On dakika önce aynı bakış bizim evdeydi. Kimse ona doksan saniye vermemişti.


