Anneannem bir bagaja bakmaz, onu ölçer. Sonra ölçünün iki katını yükler.
Bayram bitti, Kilis’ten İstanbul’a dönüyorduk. Arabamız orta boy bir aile arabası. Bagajı, satıcının söylediğine göre, dört yüz litre. Anneannemin bagajı doldurmaya başladığı an bu rakam bir anlam ifade etmemeye başladı.
Dört yüz litre
Bagaja sırasıyla şunlar girdi:
- Beş kilo biber salçası. Cam kavanozda. Anneannemin kendi yaptığı. Üstünde iki parmak zeytinyağı, “küf tutmasın” diye.
- Bir teneke zeytinyağı. On yedi litre. Teneke tam doluydu, çünkü anneannemin zeytinyağı tenekesi hiçbir zaman yarım olmaz.
- İki kilo nar ekşisi. Plastik şişede.
- On kilo bulgur. Çuvalda.
- Bir torba kuru biber, bir torba kuru patlıcan, bir ip kuru bamya.
- Bir kavanoz tarhana. Bir kavanoz pekmez. Bir kavanoz daha salça, “o biraz acı, onu baban yer.”
- Bir kutu baklava. Bayramdan artan. Anneannem bunu bagaja koymak için bir yer bulamadı, babamın kucağına koydu.
Babam bagajın kapağını kapattı. Kapanmadı. Bir daha bastırdı. Kapanmadı. Anneannem gelip bastırdı. Kapandı.
Amortisör
Arabaya bindik. Babam motoru çalıştırdı. Araba hareket etti ve arka tarafı, gözle görülür bir şekilde, yere yaklaştı. Babam dikiz aynasına baktı. Dikiz aynasında bulgur çuvalından başka bir şey görünmüyordu.
Otobana çıktığımızda babam bir ses duydu. Arkadan. Her tümsekte. Bir tık. Babam radyoyu kıstı.
“Bu ne sesi?”
“Amortisör,” dedi annem.
“Amortisör ses yapmaz.”
“Yapıyor ama.”
Babam hızını düşürdü. Sonraki sekiz yüz kilometreyi doksanla gittik. Her tümsekte babam omzunu kaldırdı, sanki arabayı biraz taşımaya yardım edecekmiş gibi.
Patlama
Bolu Dağı’nda, bir virajda, bir ses geldi. Bu sefer bir tık değildi. Bir pat.
Babam arabayı kenara çekti. Bagajı açtı. Bagajın içinde, salça kavanozunun kapağı, kavanozun kendisinden ayrılmış, bulgur çuvalının üstüne yapışmıştı. Beş kilo salçanın yaklaşık iki kilosu, bagajın halısına, bulgur çuvalına, kuru biberlere ve zeytinyağı tenekesinin dibine yayılmıştı. Bagaj kırmızıydı. Bir kaza yeri gibi.
Babam bir süre baktı. Annem de baktı. Ben de.
Sonra babam bir şey söyledi:
“En azından acı olan değil.”
Acı olanı kontrol ettik. O da patlamıştı.
İstanbul
Eve vardığımızda gece yarısıydı. Bagajı boşalttık. Halıyı çıkardık, banyoda yıkadık. Halı üç gün kurudu. Arabanın içi bir ay salça koktu. Her sabah arabaya bindiğimde karnım acıktı.
Bir hafta sonra anneannem aradı.
“Salçayı beğendiniz mi?”
Annem bir süre sustu. “Çok güzeldi anne. Araba da çok beğendi.”
“Neyse,” dedi anneannem, hiçbir şey anlamamış ya da her şeyi anlamış bir sesle. “Ben bir kavanoz daha gönderiyorum. Kargoyla. Kargo bagajdan sağlamdır.”
İki gün sonra kargo geldi. Koli ıslaktı. Kırmızıydı.


