Bedriye Hala’nın gondol kâsesi vitrinin ikinci rafında durur ve yılda iki kez iner: Ramazan Bayramı’nda ve Kurban Bayramı’nda. İçindeki şekerler ise hiç inmez. Onlar kâseyle birlikte iner, kâseyle birlikte geri çıkar. Sekiz yıldır.
Bu bir ikram değil, bir koleksiyondur. Ama Bedriye Hala’ya bunu kimse söylemez.
Kâsenin içeriği
Bu bayram Eskişehir Odunpazarı’ndaki evde, kâse sehpanın tam ortasına kondu. Yakından baktım. İçinde, kristalin ağırlığına yakışır bir ciddiyetle, şunlar vardı:
- Vişneli şekerler. Ambalajları kırmızıydı, şimdi pembe. Güneşte kalmış gibi solmuşlar, oysa vitrine güneş girmez. Zamanın da bir güneşi var.
- Naneli şekerler. Ambalajları hâlâ beyaz ama şekerin kendisi ambalajın içinde erimiş, sonra donmuş, ambalajla bütünleşmiş. Açmak mümkün değil. Naneli şeker artık ambalajın bir parçası.
- Bir tane portakallı şeker. Tek. Kimse yemiyor, çünkü tek olduğu için bir anlamı varmış gibi duruyor.
- Bir saç tokası. Siyah, metal. Kime ait olduğu bilinmiyor.
- Bir eski beş kuruş. Kâsenin dibinde, şekerlerin arasında, bir arkeolojik bulgu gibi duruyor.
İkram
“Alın bir şeker,” dedi Bedriye Hala. “Ağzınız tatlansın.”
Kimse uzanmadı. Ailedeki herkes kâseyi tanır. Ama bu bayram aramızda yeni biri vardı: kuzenimin nişanlısı Umut. Umut kâseyi tanımıyordu. Umut kibar bir gençti. Umut uzandı.
Bir vişneli şekeri ucundan tuttu ve kaldırdı. Şeker yalnız gelmedi. Yanındaki naneli şeker de geldi, çünkü ambalajları birbirine yapışmıştı. Naneliyle birlikte bir vişneli daha, onunla birlikte portakallı, portakallıyla birlikte saç tokası. Umut elini kaldırdıkça kâsenin içi yukarı doğru çıktı. Salondaki herkes nefesini tuttu.
Umut’un elinde bir şeker değil, bir şeker kıtası vardı. Kıta tek parça halinde, kâsenin şeklini almış, havada asılı duruyordu. Altından beş kuruş düştü ve sehpada üç kez döndü.
Umut ne yapacağını bilemedi. Kıtayı geri koymak ayıp, elinde tutmak tuhaf, ısırmak imkânsızdı.
“Ay, biraz yapışmışlar,” dedi Bedriye Hala. “Nem yapıyor buralar.”
Eskişehir’de nem yoktur. Eskişehir, Türkiye’nin en kuru şehirlerinden biridir. Ama kimse bunu söylemedi.
Ameliyat
Bedriye Hala mutfaktan bir tereyağı bıçağı getirdi. Kıtayı Umut’un elinden aldı, sehpanın üstüne koydu ve bıçağı vişneliyle nanelinin arasına soktu. Bıçak girmedi. İkinci denemede bir parça koptu. Parça, Umut’un tabağına kondu.
“Al oğlum, bu sana.”
Umut parçaya baktı. Bir vişneli, bir naneli ve bir saç tokasının yarısı. Saç tokasını çıkardı, vişneliyi açmaya çalıştı, açamadı, ambalajıyla birlikte ağzına attı ve gülümsedi. Kuzenim o an Umut’la evleneceğinden emin oldu.
Alt kat
Kıta çıktıktan sonra kâsenin dibinde bir şey göründü. Yeni şekerler. Parlak ambalajlı, rengi canlı, ayrı ayrı duran, belli ki bu bayram alınmış şekerler.
“Hala,” dedim. “Altta yeniler var.”
Bedriye Hala hiç bozulmadı.
“Onlar dursun,” dedi. “Önce eskiler bitsin.”
Eskiler sekiz yıldır bitmiyor. Bu hesapla yeni şekerler de 2034’e kadar dibe dayanacak. Kâsenin dibi bu evin tek gerçek geleceğidir.


