El öpülmüştür.

Alna götürülmüştür. Çocuk hafifçe doğrulur.

İşte tam bu kritik iki saniye içinde, Türk maliye tarihinin en köklü kayıt dışı para transferi başlar.

Dayı elini ceketinin iç cebine atar.

Daha önceden özenle ikiye, sonra tekrar ikiye katlanarak kibrit kutusu boyutuna getirilmiş gıcır gıcır bir banknotu parmaklarının arasına gizler.

Çocuğun sağ elini tutar.

Banknotu çocuğun küçük avucunun tam ortasına basar ve çocuğun parmaklarını o paranın üzerine kilitler: ŞRAK.

Kulağına doğru eğilir. Sesi bir MİT ajanının telsiz fısıltısı kadar gizlidir:

— “Annene gösterme sakın… Al bunu cebine at, kendi canın ne istiyorsa onu al.”

I. Annenin Radar Sistemi ve Sosyal Müdahale

Karşı kanepede oturan anne, bu sahneyi saniyenin onda biri hızında fark etmiştir.

Annelik radarı, çocuğun avucunun kilitlenme refleksinden paranın transfer edildiğini anında çözer.

Derhal resmi itiraz gelir:

— “Aaa Murat Ağabey ne gerek vardı! Çocuğu alıştırma böyle şeylere, valla olmaz al geri.”

Dayı elini kaldırır:

— “Karışma sen Nermin! Ben yeğenime veriyorum, sana mı veriyorum? Bayramda çocuk sevindirmek sevaptır.”

Anne son kozunu oynar:

— “Çok vermişsin ama ağabey…”

Dayı konuyu kapatır:

— “Olsun, delikanlı oldu artık, harcasın.”

II. Paranın Korunması ve Anne Zulası Tehlikesi

Parayı avucuna alan dokuz yaşındaki çocuğun önünde artık tek bir hedef vardır: O parayı annesine kaptırmadan eve ulaştırmak.

Çünkü herkes bilir ki eve girildiği an anne o meşhur repliği patlatacaktır:

— “Ver bakalım o paraları bana, ben senin kumbarana atayım, kaybolmasın.”

O kumbaraya giren paranın bir daha asla geri çıkmadığı, genellikle bayram sonrası kışlık mont veya okul ayakkabısı olarak geri döndüğü Türk çocukluk tarihinin en acı tecrübesidir.