Kenan Dayı parayı vermez, teslim eder. Önce banknotu ikiye katlar, sonra bir daha, sonra köşelerini kıvırıp küçük bir üçgen yapar. Bir kâğıt parayla bu kadar uğraşan başka bir insan ancak origami hocasıdır. Üçgen, el sıkışırken yeğenin avucuna kaydırılır ve dayı çocuğun kulağına eğilip o efsane cümleyi fısıldar:

“Annene gösterme sakın.”

Bu cümlenin tek sorunu, annenin her zaman orada olmasıdır. Bu bayram anne, yani benim de annem olan Hacer Hanım, Kenan Dayı’nın sağ tarafında, bir metre mesafede, elinde çay tepsisiyle duruyordu.

Teslimat

Malatya’daki evde sıra dokuz yaşındaki kardeşim Efe’ye geldi. Efe dayısının elini öptü. Kenan Dayı Efe’nin elini bırakmadı, iki elinin arasına aldı, sıktı. Bu, para geçişinin işaretidir. Efe hissetti, yumruğunu kapattı. Kenan Dayı eğildi.

“Annene gösterme sakın.”

Hacer tepsiyi indirmeden, başını çevirmeden, aynı sesle cevap verdi:

“Duydum Kenan.”

Kenan Dayı doğruldu. “Ne duydun abla, bir şey demedim ki.”

“Annene gösterme dedin.”

“Bayramını kutladım.”

“Bayramını kutlamak ‘annene gösterme’ diye mi kutlanıyor?”

Efe yumruğunu cebine soktu. O an bütün salonda bir şey netleşti: bu çocuk, avucundaki üçgenin içinde ne olduğunu bilmiyordu ama paranın bir taraf seçtiğini biliyordu.

Sermaye

Bizim ailede “annene gösterme” parası özel bir statüye sahiptir. Diğer harçlıklar anneye gider, “kumbaraya” girer, kumbara bir daha açılmaz. Ama avuca sıkıştırılan üçgen, kayıt dışıdır. Çocuğun ilk bağımsız sermayesidir. Ben de dokuz yaşında böyle bir üçgen almıştım; açtığımda içinden bir de ikinci kat çıktı, çünkü dayım heyecandan iki banknotu birlikte katlamıştı. O gün ilk kez bir yetişkinin hata yaptığını gördüm ve sustum. Bu bir yatırımdı.

Efe ise susmadı. Yarım saat sonra koridorda, annesinden uzakta, üçgeni açtı. Açmak beş dakika sürdü. Kenan Dayı katlarken üç dakika harcamıştı; açmak her zaman daha uzun sürer.

İçinden bir 100 lira çıktı. Efe parayı düzeltti, ışığa tuttu, sonra bana gösterdi.

“Abi, bu paranın üstünde annemin yazısı var.”

Yazı

Banknotun köşesinde, tükenmez kalemle, küçücük bir not vardı: “Kenan – iade – bayramdan sonra.”

Annemin el yazısıydı. Kenan Dayı sabah, bayram namazından dönerken, annemin kapısını çalmış ve “Abla, harçlık bozuğum yok, bir yüzlük versene” demişti. Annem vermiş, tanıdığı her insana yaptığı gibi, parayı vermeden önce üstüne not almıştı. Kenan Dayı da o yüzlüğü katlayıp üçgen yapmış, Efe’nin avucuna sıkıştırmış, kulağına eğilmişti.

“Annene gösterme sakın.”

Efe bir süre banknota baktı. Sonra parayı yeniden katlamaya başladı. İkiye, bir daha ikiye, köşeler içe. Dayısınınki kadar düzgün olmadı ama üçgendi.

Mutfağa gitti. Annesi bulaşık makinesini yerleştiriyordu. Efe annesinin elini tuttu, iki elinin arasına aldı, sıktı. Hacer’in yüzünde bir an tanıdık bir şüphe belirdi. Efe eğildi ve kulağına fısıldadı:

“Dayıma gösterme sakın.”