Büyük eltiyle küçük elti aynı salonda dört saat oturdu, birbirine bir kez bile bakmadı ve otuz iki mesaj gönderdi. Mesajların hepsi kayınvalide üzerinden iletildi. Ben kayınvalidenin kızıyım, yani iki eltinin görümcesiyim. Bu yüzden her şeyi gördüm.

Aşağıda, bir bayram salonunda iki eltinin kullandığı dilin bir sözlüğünü veriyorum.

Sözlük

Fincanı tabağına sertçe koymak. “Bu söylediğine katılmıyorum.” Büyük elti Seher, küçük elti Nazlı’nın kızının okulunu övmesinin ardından fincanı tabağa koydu. Tık. Annem başını çevirdi.

Fincanı iki elle tutmak. “Beni kırdın ama belli etmeyeceğim.” Nazlı, Seher’in “Bizim mutfak yeni yapıldı” demesinden sonra fincanını iki eliyle tuttu.

Kayınvalideye dönüp “Değil mi anne?” demek. “Bunu sana değil, ona söylüyorum, ama sen duy.” Bu cümle dört saat içinde on bir kez kullanıldı. Annem on bir kez “Tabii kızım” dedi. Hangi kızına dediği hiçbir zaman belli olmadı.

Pencereden dışarı bakmak. “Bu konuşmanın parçası değilim, ama her kelimeyi duyuyorum.”

Çocuğa seslenmek. Seher kendi oğluna “Oğlum, yengene çay ver” dedi. Bu, “Ben sana hizmet ettiriyorum” demekti. Nazlı çayı aldı ve “Sağ ol yeğenim, sen ne terbiyelisin” dedi. Bu da “Senin oğlunu ben yetiştirmiş gibi övüyorum” demekti. Çocuk sadece çay vermişti.

Kurabiye tabağını hafifçe itmek. Nazlı kurabiye getirmişti. Seher kurabiye tabağını, sadece iki santim, kendinden uzağa itti. Bu iki santim, bir yorumdu. Nazlı bunu gördü. Annem de gördü. Annem tabağı iki santim geri çekti. Böylece iki santim, salonda üç kez yer değiştirdi.

Mesajların toplamı

Dört saatte, benim saydığım kadarıyla, otuz iki mesaj gönderildi. On yedisi Seher’den, on beşi Nazlı’dan. Annem hepsini aldı, hiçbirini yorumlamadı, hepsine “Tabii kızım” dedi. Bu, annemin kırk yıllık bir kayınvalide olarak geliştirdiği tek savunmadır.

Mutfak penceresi

Akşamüstü bir şey oldu. Seher “Biraz hava alayım” dedi ve balkona çıktı. Beş dakika sonra Nazlı “Ben de çocuklara bakayım” dedi, çocuklar balkondaydı, o da çıktı.

Ben mutfağa su almaya gittim. Mutfak penceresi balkona bakıyordu.

Balkonda Seher ile Nazlı yan yana duruyordu. Çocuklar yoktu. Çocuklar salondaydı. Seher bir sigara yakmıştı. Nazlı da ondan bir tane almıştı. İkisi de gülüyordu. Nazlı bir şey anlatıyordu, Seher eliyle ağzını kapatmış, sessizce gülüyordu.

Pencereyi hafifçe araladım. Nazlı’nın sesi geldi:

“…ve sonra ‘Tabii kızım’ dedi. On birinci kez!”

Seher gülmekten iki büküldü. “Ben saydım, on iki! Bir tanesini sen duymadın, kurabiye tabağından sonraydı.”

“Kurabiye tabağı! İki santim! Annemizin yüzünü gördün mü?”

“Gördüm! Geri çekti!”

İkisi birlikte güldü. Sonra Seher sigarasını söndürdü, Nazlı da. Nazlı kendi saçını düzeltti. Seher de ceketini.

“Hadi,” dedi Seher. “İçeri girelim. Akşam yemeğinde sen benim mantıma tuz az dersin.”

“Sen de benim kızımın İngilizcesini sorarsın.”

“Anlaştık.”

İçeri girdiler. Yine birbirlerine bakmadılar. Annem iki eltisine çay koydu.

Akşam yemeğinde Nazlı mantıya baktı.

“Tuzu biraz az mı olmuş ne?”

Annem “Tabii kızım” dedi.