Bizim ailede kahve fincanı iki kez okunur: içilmeden önce köpüğü, içildikten sonra telvesi. İkincisi fal, birincisi hüküm.

Bu bayram Sivas’taki evde kahveler tepsiyle geldi. Tepsiyi taşıyan, evin yeni gelini Ezgi’ydi. Halalarım, teyzem ve babaannem tepsi salona girdiği anda sohbeti kesti. Altı fincan. Altı köpük.

Okumalar aşağıdadır.

Birinci fincan: Babaanne

Köpük yoğun, kenarlara kadar dolu, ortasında küçük bir tepecik. Babaannem fincanı aldı, köpüğe uzun uzun baktı.

“Büyüğüne iyisini vermiş. Terbiyeli.”

Ezgi’nin yüzünde bir rahatlama belirdi. Bu, onun hata yaptığı yerdi. Rahatlamak için çok erkendi.

İkinci fincan: Büyük hala

Köpük iyi, ama bir tarafa kaymış. Fincanın bir kenarında köpük var, öbür kenarı çıplak.

“Elini titretmiş. Heyecanlı. Ya da isteksiz.”

Heyecan ile isteksizlik arasındaki farkı büyük halam açıklamadı. İkisi de aynı köpükten okunabiliyordu.

Üçüncü fincan: Küçük hala

Köpük az. İnce bir tabaka. Ortasında küçük bir delik.

“Kahveyi kaynatmış. Köpüğü kaçırmış. Dikkatsiz.”

Küçük halam kendi kahvesini her zaman kaynatır. Bunu ailede herkes bilir ve kimse söylemez, çünkü bir dahaki bayramda o da okuyacak.

Dördüncü fincan: Teyzem

Köpük var ama sönük. Kabarcıklar patlamış, yüzey dümdüz.

“Bunun köpüğü sönmüş,” dedi teyzem ve fincanı hafifçe çevirdi. “Önce kendininkini yapmış, bizimkini sonra. Bizimki beklemiş.”

Bu, salonda bir hüküm gibi yankılandı. Önce kendininkini yapmak, bir gelinin yapabileceği en ağır suçlardan biriydi. Ezgi kapı kenarında durdu. Bir şey demek istedi ama demedi.

Beşinci fincan: Annem

Annem okumadı. Annem bu işlerden hoşlanmaz. Sadece kahveyi içti ve “Eline sağlık kızım” dedi. Bu, salonda bir muhalefet gibi algılandı.

Altıncı fincan

Altıncı fincan Ezgi’nindi. Tepside, en arkada duruyordu. Halalarım hep birlikte ona döndü.

Köpüğü mükemmeldi. Yoğun, parlak, tepecikli.

“Kendine iyisini yapmış,” dedi büyük halam.

Ezgi’nin yüzü kızardı. Kaçış yolu yoktu: kötü köpük dikkatsizlikti, iyi köpük bencillikti. Gelinler için bu sistemde doğru bir köpük yoktu.

Mutfak

O sırada mutfaktan Ezgi’nin kocası, kuzenim Bora çıktı. Elinde cezve vardı. Önünde peşkir.

“Beğendiniz mi kahveleri? Ben yaptım.”

Salonda üç saniye sessizlik oldu. Halalarım fincanlarına baktı. Köpükler aynıydı. Hüküm değişti.

“Erkek eli, olur o kadar,” dedi büyük halam.

“Köpük sönmüş ama ne güzel, düşünmüş,” dedi teyzem.

“Maşallah,” dedi babaannem. “Bu çocuk her şeyi bilir.”

Ezgi kocasına baktı. Bora gülümsedi, cezveyi tezgâha koydu ve karısının yanına gitti. Kulağına eğilip bir şey fısıldadı. Ezgi güldü.

Sonradan sordum, ne fısıldadı diye.

“Seneye de ben yaparım,” demiş. “Sen yine tepsiyi taşı.”