“Ver onu bana, ben saklarım” cümlesi bizim ailede iki kuşaktır kullanılıyor ve iki kuşaktır hiçbir şey geri gelmedi. Ben bu cümleyi 1994’te annemden duydum. Bu bayram, kapı kapanır kapanmaz, kendi ağzımdan duydum.

1994, Samsun

Dokuz yaşındaydım. Bayramın üç gününde dokuz ev gezmiş, on bir el öpmüş, bir şiir okumuştum. Cebimde katlanmış kâğıt paralar ve bir avuç bozuk vardı. O zamanın parasıyla rakamlar milyonlarla gidiyordu, yani ben resmen milyonerdim.

Annem apartmanın merdiveninde durdu, elini uzattı.

“Ver onu bana, ben saklarım. Kaybedersin.”

Kaybetmeyecektim. Hiçbir şeyi kaybetmemiştim. Ama annem saklamayı benden iyi bilirdi; iki dakika sonra paralar, çantasının iç cebindeki fermuarlı bölmedeydi. O bölmenin fermuarı bir daha benim için açılmadı.

Sonraki aylarda annem iki kez “O para duruyor” dedi. Bir kez de “O paradan sana ayakkabı aldık ya” dedi. Ayakkabıyı hatırlıyorum. Okul ayakkabısıydı. Okul ayakkabısı zaten alınacaktı.

Bu bayram, Atakum

Oğlum Kuzey dokuz yaşında. Bu bayram dört ev gezdi, hepsinde el öptü, birinde dedesine telefonun nasıl sessize alındığını öğretti. Bunun karşılığında elinde hatırı sayılır bir deste kâğıt para birikti.

Kapı kapanır kapanmaz elimi uzattım. Elimi uzattığımı fark ettiğimde elim çoktan havadaydı.

“Ver onu bana oğlum, ben saklarım.”

Kuzey bana baktı. Dokuz yaşında bir çocuğun yüzünde, otuz yıllık bir aile hafızası belirdi.

“Ne zaman geri vereceksin?”

Bu soruyu ben 1994’te sormamıştım. Sormak aklıma gelmemişti. Kuzey’in aklına gelmişti, çünkü artık çocuklar sözleşme okuyor.

“Lazım olunca.”

“Ne zaman lazım olacak?”

“Bak oğlum. Bu ayki market fişi neydi biliyor musun?” Çantamdan fişi çıkardım. Uzundu. Fişler artık her zamankinden uzun. “Bu evde senin de yediğin, içtiğin var. Bu para, bir şekilde, zaten bu fişin içinde.”

Kuzey fişi aldı. Uzun uzun okudu. Sonra bir satırı parmağıyla gösterdi.

“Bunu ben yemedim. Bu senin kahven.”

Mahsuplaşma

Uzlaşmaya vardık. Paranın yarısı “saklanacak”, yarısı Kuzey’de kalacaktı. Kuzey kendi yarısını kumbarasına koydu, kumbarayı kilitledi, anahtarı da çorabının içine soktu. Bir çocuğun güvenlik önlemleri, annesinin geçmiş performansı hakkında çok şey söyler.

Akşam annemi aradım. Yarı şaka, yarı ciddi.

“Anne, 1994 bayramında benden aldığın paralar nerede?”

Telefonda bir sessizlik oldu. Annem düşünüyordu. Sonra, hiç tereddüt etmeden:

“O parayla sana çeyrek altın aldım kızım. Düğününde taktım ya.”

Düğünümde gerçekten bir çeyrek altın vardı, annemin taktığı. Onu hatırlıyorum. Düğünden iki ay sonra bozdurup çamaşır makinesi almıştık.

“Yani o para…”

“Senin çamaşır makinende,” dedi annem. “Hâlâ çalışıyor mu o?”

Çalışıyor. Bu akşam Kuzey’in bayramlık gömleğini yıkıyor.