Mersin’deki mahallemizin bakkalı Necdet Amca’ya, otuz yıl gecikmeyle yazılmış bir mektup.
Sevgili Necdet Amca,
Bu mektubu size, 1996 Kurban Bayramı’nın ikinci günü dükkânınızdan çıkıp sokağı birbirine katan dört çocuktan biri olarak yazıyorum. Diğer üçü hâlâ inkâr ediyor. Ben artık kırk yaşındayım ve bir şeyleri kabul etmenin yaşı geldi.
O sabah akrabalardan topladığımız harçlıkla kapınızda dikildiğimizi hatırlarsınız. Saat dokuzdu, dükkânı yeni açmıştınız, kepenk yarıya kadar kalkmıştı. Biz kepengin altından eğilerek girdik. Siz “Daha açmadım” dediniz. Biz “Biz bekleriz” dedik ve içeride bekledik.
İtiraflar
Birincisi. Çatapatları biz aldık. Siz bize “Bunlar çocuklar için değil” dediniz ve sonra sattınız. Bunu hep merak etmişimdir. Belki de bayramdı, belki de dört çocuğun avucundaki o paralar, o sabah sizin için de bir harçlıktı.
İkincisi. Gülizar Teyze’nin balkonuna atılan çatapat benimdi. Teyze çamaşır asıyordu. Patlama sesiyle birlikte bir yorgan çarşafı, üçüncü kattan aşağı süzüldü ve sokağın ortasına bir hayalet gibi indi. Mahalle o çarşafın kimin olduğunu iki gün tartıştı. Biz o iki günü sizin dükkânın arkasında, kola kasalarının arasında geçirdik.
Üçüncüsü. Kızkaçıran. Size “Bu kızkaçıran ne yapıyor?” diye sorduğumda “Kızları kaçırıyor” demiştiniz. Ben bunu deneysel olarak doğrulamak istedim. Kızlar kaçmadı. Kaçan, kahvenin önünde tavla oynayan emekli Rüştü Bey’di. Tavla tahtası da onunla birlikte kaçtı; zarlar hâlâ bulunamadı.
Dördüncüsü. Mantar tabancası. Dördümüz de mantar tabancası aldık ve öğleye kadar mahallede kovboyluk yaptık. Mantarların kokusu hâlâ burnumda. Siz de o gün sanırım fazla stok yapmıştınız, çünkü ertesi gün kapınızda “Mantar bitmiştir” yazıyordu. Bir bakkalın kapısına bir şeyin bittiğini yazması, o şeyin efsane olduğunu gösterir.
Beşincisi. O öğleden sonra cep harçlığımız bitti. Bir kutu daha kızkaçıran istedik. Siz bize veresiye yazdınız. Bu en önemli kısmı.
Borç
Veresiye defterinizi hatırlıyorum. Kırmızı kaplı, kalın, spiralli. Benim adımı yazarken kalemi durdurup bana baktınız ve “Senin adın neydi?” dediniz. Ben “Orhan” dedim. Siz bir şey yazdınız. Ben okuyamadım, çünkü defter ters duruyordu.
Geçen yaz dükkânınızın yerine açılan markete girdim. Kasada sizin oğlunuz vardı. Ona kendimi tanıttım ve kırmızı defteri sordum. Gülerek arka odaya gitti ve elinde o defterle geri geldi. Defteri hâlâ saklıyormuşsunuz.
Sayfaları çevirdi. 1996, Kurban Bayramı. Benim borcum: üç kutu kızkaçıran.
Defterde “Kel Orhan” yazıyordu.
O zaman kel değildim, Necdet Amca. Haklı çıktınız.
Borcumu oğlunuza ödedim. Faiz istemedi. Ama bana bir şey sordu: “Abi, sen o zaman neden kel diye yazıldın?”
Bilmiyorum. Belki bir şey görmüştünüz. Belki de bakkal olmak, insanların ne olacağını önceden görmektir.
Saygılarımla, Orhan
Not: Rüştü Bey’in zarları bulunursa, bir tanesi bende. Kaçarken cebime girmiş.


