Annem dünür ziyaretine üç gün önceden hazırlanır. Birinci gün evi temizler. İkinci gün gümüş tepsiyi parlatır. Üçüncü gün, ziyaretten bir gece önce, dünürün bize geçen bayram ne ikram ettiğini hatırlar ve ondan bir derece yukarısını hazırlar.

Bu bayram dünürümüz Nurcan Hanım’a gidiyorduk. Ablam iki yıl önce onun oğluyla evlenmişti, bir yaşında bir kızları vardı. Ziyaretin resmi amacı bayramlaşmaktı. Gayriresmi amacı ise başkaydı.

Annemin çantası

Annemin çantasında şunlar vardı: bir kutu kurdeleli çikolata (geçen bayram Nurcan Hanım bize sade kutu getirmişti, annem kurdeleli aldı), bir şişe kolonya (cam şişe, plastik değil), bir de torun için örülmüş, üstünde annemin işlediği bir isim olan bir hırka.

“Hırka önemli,” dedi annem arabada. “Hırkayı herkes görsün.”

Gümüş tepsi

Nurcan Hanım’ın salonu da hazırdı. Gümüş tepsi parlıyordu. Annem tepsiye bakar bakmaz anladı: Nurcan Hanım da üç gün önceden başlamıştı.

İki kadın sarıldı. Öpüştü. “Ay ne güzel olmuşsunuz.” “Asıl siz.” Sonra ikisi de oturdu ve iki saatlik bir maç başladı.

Kurdeleli kutular

Nurcan Hanım çikolata kutusunu açtı. Kurdeleli. Bizimkinden büyük.

Annem kutuyu gördü. Kendi kutusunu çantasından çıkarmaktan vazgeçti. Çanta kapandı. Kutu evde verilecek başka bir misafire kaldı.

İki hırka

Ablamın kızı salona getirildi. Nurcan Hanım kucağına aldı. “Babaannesinin kuzusu.” Annem hırkayı çıkardı. “Anneannesinden.” Nurcan Hanım hırkaya baktı, bir an durdu, sonra yatak odasına gitti ve elinde bir başka hırkayla döndü. Aynı renk. Üstünde, işlenmiş, aynı isim.

İki hırka, bir torun. Torun ikisini de giyemezdi. Ablam iki hırkayı aldı, ikisine de “çok güzel” dedi ve torunu hiçbirine sokmadı. Ablam bu evliliğe girdiği gün bir şey öğrenmişti: iki anne arasında asla seçim yapılmaz.

Burun, göz, kaş

Asıl maç burada başladı.

“Burnu tam bizim oğlana benziyor,” dedi Nurcan Hanım.

“Gözleri bizim kıza çekmiş ama,” dedi annem.

“Kaşları da bizim taraf.”

“Gülüşü bizim babaya benziyor.”

Babam ile dünürümüz Bülent Bey koltuklarında oturuyordu. İkisi de maçla ilgilenmiyordu; ikisi de televizyondaki gerçek maçla ilgileniyordu. Ama “babaya benziyor” lafı geçtiğinde ikisi de, aynı anda, başını kaldırdı.

Gol

Torun o sırada Nurcan Hanım’ın kucağından indi. Halının üstünde emekledi, sehpanın kenarına tutundu, ayağa kalktı. Salon sustu. Torun yeni yeni ayakta durmaya başlamıştı. Herkes nefesini tuttu.

Torun salonun ortasına baktı. İki koltukta oturan iki adama baktı. Ve ağzını açtı:

“Dede.”

İlk kelimesiydi. Ablam ağladı. Nurcan Hanım ağladı. Annem ağladı.

Sonra annem ile Nurcan Hanım aynı anda iki koltuğa döndü.

Salonda iki dede vardı.

Babam ile Bülent Bey birbirine baktı. İkisi de bir an tereddüt etti. Sonra ikisi aynı anda kalktı ve torunun önüne diz çöktü.

Torun, iki dedeye baktı, aralarından geçti ve televizyonun önüne gitti. Ekranda maç vardı. Topa elini uzattı.

“Dede,” dedi bir daha.

Ekrandaki oyuncu gol attı. Babam ile Bülent Bey, aynı takımı tuttuklarını o gün öğrendi.