Rize’de çay bardağı boşalmaz, sadece bir sonraki bardağa geçiş yapar. Ben bunu Muzaffer Teyze’nin Çayeli’ndeki evinde, bayramın ikinci günü, sekizinci bardakta öğrendim. Ondan sonra saymayı bıraktım ama kaşık saydı.
Yatay kaşık
Kaşığı bardağın üstüne yatay koymak, bilinen bütün Türk sofralarında “yeter” demektir. Ben de sekizinci bardağın sonunda kaşığı bardağın ağzına yatırdım, ellerimi dizime koydum ve bekledim.
Muzaffer Teyze demlikle geldi. Kaşığa baktı. Kaşığı iki parmağıyla kaldırdı, tabağa koydu ve bardağı doldurdu.
“Kaşık düşmüş kuzum.”
Kaşık düşmemişti. Kaşık yatırılmıştı. Ama Muzaffer Teyze’nin evinde kaşık sadece karıştırmak için vardır; başka bir anlamı olduğu kabul edilmez.
Bardak: 9.
Ters bardak
Dokuzuncu bardağı bitirdim ve bardağı tabağın üstüne ters kapattım. Bunun Karadeniz’in bir yerlerinde bir anlamı olduğunu duymuştum.
Muzaffer Teyze bardağı gördü ve endişelendi. “Ne oldu, içinde bir şey mi vardı?” Bardağı çevirdi, mutfağa götürdü, yıkadı, kuruladı, getirdi, doldurdu.
Ters çevrilmiş bardak, bu evde bir şikâyet olarak algılanıyormuş. Şikâyet karşılanmış, yeni bir bardak verilmişti.
Bardak: 10.
Bardağın üstündeki el
Onuncu bardakta artık fiziksel olarak direndim. Muzaffer Teyze demlikle yaklaşırken elimi bardağın üstüne kapattım.
Muzaffer Teyze durmadı. Demliği eğdi. Çay, elimin üstünden, parmaklarımın arasından süzüldü ve bardağa doldu. Elim de bu arada bir miktar çay içti. Muzaffer Teyze’nin hayatında bir el, bir bardağı hiçbir zaman korumamıştır.
“Yanmadı değil mi kuzum?”
Yandı.
Bardak: 11.
Valla çatlarım
On birinci bardağı yarıladım ve son çare olarak sözlü yolu denedim. “Teyzeciğim, valla içemem, çatlarım.”
Salondaki herkes güldü. Muzaffer Teyze de güldü. Sonra “Çatlamazsın, bu taze demlendi, hafiftir” dedi. Taze demlenen çay hafif sayılıyormuş. Demlikte bekleyen çay ağırmış. Bu mantıkla aslında hep hafif çay içiyordum ve hiçbir sorun yoktu.
Bardak: 12.
Hikmet Enişte
Bütün bu süre boyunca Muzaffer Teyze’nin eşi Hikmet Enişte köşedeki koltukta oturuyordu. Önünde bir bardak çay vardı. Dolu. Hiç dokunmadığını fark ettim. Sabahtan beri.
Muzaffer Teyze demlikle salonu dört kez dolaştı. Hikmet Enişte’nin bardağına bir kez bile uzanmadı.
Yanına oturdum, fısıldadım: “Enişte, sırrı ne?”
Hikmet Enişte bana bir bakış attı, kırk yıllık bir evliliğin bütün bilgisini taşıyan bir bakış.
“İçmeyeceksin,” dedi. “Bardak dolu durursa kimse doldurmaz.”
Bardağına baktım. Çayın üstünde ince bir zar oluşmuştu. Rengi koyu, neredeyse siyahtı.
“Bu ne zamandan beri burada?”
“Sabah kahvaltıdan.”
On ikinci bardağımı bıraktım. Dolu. Dokunmadan. Muzaffer Teyze bir sonraki turda yanımdan geçti, bardağıma baktı, geçti.
Bir saat boyunca kimse bardağıma uzanmadı. Hiç bu kadar özgür hissetmemiştim. Hikmet Enişte’yle birlikte, iki dolu bardağın arkasında, sessizce oturduk.
Sonra Muzaffer Teyze mutfaktan seslendi:
“Hikmet! Senin çay soğumuş, tazeleyeyim mi? Tarık’ınki de soğumuştur.”
Hikmet Enişte gözlerini kapattı. Kırk yılda bir olurmuş.


