Rıza Dayı bayram salonunda, köşedeki tekli koltukta oturur ve leblebi ayıklar. Leblebinin kabuğunu ayıklar, kabuğu bir peçeteye, leblebiyi avucuna koyar. Kırk iki yaşında, bu işte ustalaşmış bir adam. Peçetedeki kabuk yığını, bir saat içinde, küçük bir tepe olur.
Salonda bu sırada çocuklar konuşulur. Rıza Dayı’nın çocuğu yok. Rıza Dayı’nın eşi de yok. Rıza Dayı’nın leblebisi var.
Yarış
Ordu’daki büyük evde, bu bayram, salondaki yarış şöyle gitti.
Ablası: “Bizim Mert üniversiteyi kazandı. Tıp.”
Ağabeyi: “Bizim Esra da yüksek lisansa başladı. Burslu.”
Öbür ablası: “Bizim küçük de yüzmede derece aldı. İl birincisi.”
Her cümleden sonra salon “Maşallah” dedi. Her “maşallah”tan sonra birileri Rıza Dayı’ya baktı. Bakmak bir soru değildi ama bir sorunun yerini tutuyordu.
Rıza Dayı bir leblebi daha ayıkladı.
Leblebi cevabı
Sonunda soru geldi. Ablasından. Her bayram ablasından gelir.
“Rıza, sen ne yapıyorsun? Hâlâ bir şey yok mu?”
“Var abla.”
Leblebi tabakları bırakıldı. Herkes Rıza Dayı’ya döndü.
“Ne var?”
“Leblebi.”
Bir iki kişi güldü. Ablası gülmedi. “Ciddi soruyorum. Kırk iki oldun. Seni kim bakacak?”
“Bilmem abla. Sizin çocuklar bakar herhalde. Tıp okuyor.”
Mert, köşede, bir an telefonundan başını kaldırdı ve sonra hızla geri indirdi.
Asalet
Bütün öğleden sonra salonda Rıza Dayı’ya karşı bir hüzün havası yayıldı. Kimse açıkça söylemedi ama herkes hissetti. Yengeler ona ikinci bir tabak baklava verdi. Halalar ona “Sen de bir evlen be Rıza” diye fısıldadı. Ablası, mutfakta, annesine “Yazık” dedi. Rıza Dayı bunların hepsini duydu ve hiçbirine cevap vermedi. Leblebi ayıklamaya devam etti.
Peçetedeki tepe büyüdü.
Akşam
Akşam yedide herkes kalkmaya başladı. Rıza Dayı da kalktı.
Ablası kocasıyla tartışarak montunu giydi: “Ben sana dedim, çocukları erken yatırmamız lazım, yarın okul var.” Ağabeyi telefonda karısıyla konuşuyordu: “Hayır, faturayı ben yatırmadım, sen yatıracaktın.” Öbür ablası iki çocuğunu aynı anda ayakkabılarına sokmaya çalışıyor, biri ağlıyor, biri kayboluyordu.
Rıza Dayı ayakkabılarını giydi. Montunu aldı. Herkesin elini öptü. Kapıdan çıktı.
Dokuz evli, bir olta
Kalabalık bir aile, yedi buçukta, balkondan aşağı bakıyordu. Herkes kendi arabasının nerede olduğunu kontrol ediyordu.
Aşağıda Rıza Dayı küçük, temiz arabasına bindi. Tek başına. Kapıyı kapattı. Radyoyu açtı. Pencereyi biraz araladı. Bir müzik sesi balkona kadar çıktı. Rıza Dayı başını hafifçe sallayarak arabayı çalıştırdı.
Arabanın arka koltuğunda bir olta ve bir sırt çantası vardı.
“Nereye gidiyor bu?” dedi ablası.
“Göle,” dedi ağabeyi. “Üç gün. Söyledi bana.”
“Tek başına mı?”
“Tek başına.”
Balkonda dokuz evli insan, iki ağlayan çocuk ve bir kayıp ayakkabı vardı. Rıza Dayı’nın arabası köşeyi döndü ve gözden kayboldu.
Balkondaki dokuz kişi, aynı anda, derin bir iç çekti.


