Anneannem bayramın son akşamı baklavayı tepsiden çıkarmaz, misafirin eline geçirir. Kalan baklava onun için bir yiyecek değil, bir tehlikedir: evde kalırsa yenir, yenirse kilo yapar, kilo yaparsa dedem şeker olur. Bu yüzden son akşam kapıdan kim çıkarsa elinde bir folyo vardır.
Bu bayram çıkan bendim.
“Anneanne, gerçekten almayacağım. İstanbul’a uçağa bineceğim.”
“Uçakta yersin.”
İki kilo baklava, üç kat alüminyum folyo, bir buzdolabı poşeti, bir de üstüne ikinci poşet “akmasın diye”. Paket elime verildiğinde ağırlığı karşısında dirseğim hafifçe büküldü. Anneannem paketin üstüne tükenmez kalemle “Umut’a” yazdı. Kimseyle karışmasın diye. Evde benden başka Umut yok.
“Almazsan çöpe gider. Günahtır.”
Böylece paket Denizli’deki ilk durağından ayrıldı. Sonrasını adım adım anlatayım, çünkü o akşam baklava benden çok gezdi.
20.10 — Teyzemlerin evi. Uçağım sabahtı; geceyi teyzemde geçirecektim. Kapıda teyzem pakete baktı. “O ne?” “Anneannemin baklavası.” Teyzemin yüzünde tanıdık bir ifade belirdi: dolabı zaten anneannemin baklavasıyla doluydu. Öğleden sonra o da bir folyo almıştı. Paketi kapıdaki dolabın üstüne koydum. Teyzem “Burada kalırsa yenir” dedi. Yarım saat sonra paket, eniştemin eline verilmiş, enişte de alt kattaki komşuya, Melahat Hanım’a, “bayramlık” diye götürüyordu.
20.55 — Melahat Hanım. Melahat Hanım paketi kapıda aldı, teşekkür etti, kapıyı kapadı. On dakika sonra kapı yeniden açıldı ve Melahat Hanım elinde bir başka paketle yukarı çıktı. “Biz de size kurabiye getirdik.” Kurabiyeyle birlikte bizim baklava geri geldi. “Bizimkiler şeker hastası,” dedi, “yazık olmasın.” Ama kurabiye yine de kaldı. Teyzemin net kazancı: bir tabak kurabiye.
21.30 — Yeniden teyzemlerin evi. Paket yeniden dolabın üstündeydi. Teyzem pakete baktı, bana baktı, gülümsedi.
“Sen bunu yarın anneanneye uğrarken geri götür. Bizde yer yok, onun dolabı boşaldı.”
Ertesi sabah 07.15 — Anneannemin evi. Havalimanına giderken anneanneme veda etmek için uğradım. Paket elimdeydi. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Söze girmeme gerek kalmadı; anneannem kapıyı açtı, gözü pakete düştü, yüzü aydınlandı.
“Ay, yavrum, zahmet etmişsin! Ne güzel baklava. Kim yaptı bunu?”
Folyonun üstünde, onun el yazısıyla, “Umut’a” yazıyordu. Kendi yazısını tanımadı. Belki gözlüğü takılı değildi. Belki de bir baklavanın evden çıkıp geri döneceği ihtimalini hiç hesaba katmamıştı.
Paketi aldı, mutfağa götürdü, açtı. Tepsiye dizdi. Tadına baktı.
“Şerbeti biraz ağır olmuş ama,” dedi. “Benimki gibi değil.”
Sonra tepsiyi geri kapattı, folyoyu sardı, buzdolabı poşetine koydu, üstüne ikinci poşeti geçirdi ve bana uzattı.
“Uçakta yersin.”


