Bayram sabahı Of’taki evde kahvaltı sofrası on beş kişilik kurulur ve kimin nereye oturacağı bir gece önceden belli olur. Belli olur ama kimse söylemez. Söylenirse tartışılır. Söylenmezse herkes yerini bilir ve yine de tartışılır.

Bu sabah sofrayı ben kurdum. Bu yüzden düzeni biliyorum.

Oturma düzeni

Baş köşe: Nusret Dede. Dede baş köşeye oturur, sırtı pencereye, yüzü kapıya. Bu yerin iki avantajı vardır: gelen herkesi görür ve sofranın her tabağına uzanabilir. Dede hiçbir tabağa uzanmaz ama uzanabilmesi önemlidir.

Dedenin sağı: En büyük oğul. Babam. Babam bu sandalyeye kırk yıldır oturur ve bu sandalye kırk yıldır sallanır. Değiştirmek kimsenin aklına gelmemiştir, çünkü değiştirmek babamın yerinin değiştiği anlamına gelir.

Dedenin solu: Amcam. Amcam babamdan iki yaş küçüktür ama namaza babamdan önce gider. Bizim sofrada sıra yaşa göre değil, bayram namazına kaçta gidildiğine göredir. Bu kuralı kimse koymadı. Amcam koydu.

Ortalar: Kadınlar, çocuklar, gelinler. Ortada oturmak sofranın en zor yeridir, çünkü ortadaki herkes bir şey uzatır. Peynir, zeytin, ekmek, tuz. Ortada oturan biri bir kahvaltıyı uzatarak geçirir, yiyerek değil.

Uç: Çayı dolduran. Bu sene Ezgi. Ezgi evin yeni gelini. Çaydanlık ondadır, sırayla dolaşır, kendi bardağı sofranın en sonuna kalır ve hiç dolmaz.

Kapıya en yakın: Pide getiren. Bu sene ben, Yusuf.

Pide

Bayram sabahı pide sıcak gelir. Sıcak gelmesi için namazdan dönerken fırına uğranır, sırada beklenir, pideler kâğıda sarılır, koşarak eve getirilir. Koşmak önemlidir. Pide soğuk gelirse sofranın havası soğur.

Ben koştum. Kâğıt elimi yaktı. Eve girdiğimde sofradaki herkes oturmuştu ve beni bekliyordu. Pide bana bakıyordu, ben de herkese.

Ama bir şey eksikti. Baş köşe boştu.

Bekleyiş

Babam saatine baktı. “Dede nerede?”

“Camide,” dedi amcam. “Hocayla konuşuyordu çıkarken.”

On beş kişi oturdu ve bekledi. Pide kâğıdın içinde yavaş yavaş soğudu. Kavurma tavada pıhtılaştı. Ezgi’nin çaydanlığı ocağa geri gitti, sonra yine geldi. Kimse lokma almadı, çünkü baş köşe boşken bir sofraya başlanmaz.

On dakika geçti. Yirmi. Çocuklardan biri gizlice bir zeytin yedi. Annesi elini tuttu. Zeytin yarım kaldı.

Babamın sandalyesi sallandı. Amcam iki kez kapıya baktı. Ben pideyi kâğıdın içinde sıcak tutmak için, ellerimin arasında, bir bebek gibi tutuyordum.

Hoparlör

Yirmi beşinci dakikada babamın telefonu çaldı. Dede.

Babam hoparlöre aldı. Salondaki on beş kişi aynı anda telefona eğildi.

“Oğlum,” dedi Nusret Dede. “Siz başlayın. Ben Şaban’ın oğluyla kahveye geçtim. Simit yedik, karnım tok.”

Telefon kapandı. Salonda bir süre kimse kıpırdamadı.

Sonra amcam, yavaşça, baş köşeye baktı. Babam da baktı. İkisi aynı anda ayağa kalktı.

Ezgi çaydanlığı bıraktı. Ben pideyi bıraktım. Kırk yıllık bir hiyerarşi, bir simit yüzünden, yirmi beş dakikada çözüldü ve yeniden kurulmak üzereydi.

Babam ile amcam aynı anda baş köşeye uzandı.

Ve ikisi aynı anda, sandalyenin önünde, durdu. Kim oturursa ötekine karşı kazanmış olacaktı. Kim oturmazsa dedenin yerini boş bırakmış olacaktı.

Annem kalktı, baş köşeye oturdu ve peyniri uzattı.

“Başlayın,” dedi. “Pide soğudu.”