Arefe günü Yusuf Usta’nın bileme dükkânının önündeki kuyrukta amcaların sol kolları, bir yarışın sonuçları gibi okunur. Kolunda kıl kalmamış adam, en çok bıçak denemiş adamdır. Kolunda kıl kalmamış adam bu kuyruğun en saygın üyesidir.
Babam o sabah dükkâna gittiğinde sol kolu kıllıydı. Ben on iki yaşındaydım, yanındaydım, elimde bezle sarılmış üç bıçak taşıyordum.
Kuyruk
Kayseri’deki dükkânın önünde on dört kişi vardı. Hepsi erkek, hepsi elinde bezle sarılmış bıçaklar, hepsi aynı şeyi bekliyordu: Yusuf Usta’nın taşı.
Kuyrukta bıçaklar konuşulur. Kim hangi bıçağı kimden almış, hangi bıçak hangi kurbanı kesmiş, hangi bıçak “eskiden çok iyiymiş ama oğlu bozmuş”. Bıçakların bir soy ağacı vardır ve kuyruktaki amcalar bu soy ağacını ezbere bilir.
Babamın önünde duran adam bıçağını çıkardı ve sol kolunun üstünde gezdirdi. Bıçak kıl kesti. Adam memnun oldu, bıçağı geri sardı. Neden bileme kuyruğunda olduğunu sormadım.
Test
Yusuf Usta her bıçağı biler, sonra sahibine verir. Sahibi bıçağı alır ve sol kolunda dener. Bu deneme bir tören gibidir: bıçak kola yaklaşır, kıllar bir süre direnir, sonra teslim olur ve bıçağın üstünde küçük bir siyah demet oluşur. Sahibi demeti üfler. Kuyruktaki herkes başını sallar.
Babamın sırası geldi. İlk bıçak bilendi. Babam kolunda denedi. Kıllar düştü.
“İyi,” dedi Yusuf Usta. “Ama ikincisini de bir dene, ona göre.”
İkinci bıçak bilendi. Babam kolunda denedi. Kıllar düştü.
Üçüncüsü bilendi. Babam yine denedi. Bu sefer kolunda denenecek yer kalmamıştı; bıçağı biraz yukarıda, dirseğinin üstünde denedi. Kıllar orada da düştü.
Kuyruktaki amcalar babama saygıyla baktı. Babamın kolu artık sol bileğinden dirseğine kadar pürüzsüzdü. Babam bunu bir onur gibi taşıdı. Eve dönerken arabayı sol koluyla, kol pencereden dışarıda, sürdü.
Sır
Yusuf Usta’ya kuyrukta sorulan bir soru vardır: “Usta, sırrı ne?” Usta hep aynı şeyi söyler: “Sırrı yok, taş iyi.” Kuyruktaki herkes bunun bir sır olduğunu düşünür ve “taş iyi” cümlesini evde tekrar eder.
Bayram sabahı
Bayram sabahı namazdan sonra kasap Şaban geldi. Babam onu kapıda karşıladı ve üç bıçağı, bezlerini açarak, gururla gösterdi.
Şaban Usta bıçaklara baktı. Birini aldı, parmağının ucuyla ağzını yokladı. Başını salladı. Sonra bıçağı babama geri verdi ve kendi çantasını açtı. Çantanın içinde, deri kılıflarda, altı tane bıçak vardı.
“Ben kendi bıçağımla keserim abi,” dedi. “Elim alışık. Seninkiler etleri ayırırken lazım olur belki.”
Babam bıçaklarına baktı. Sonra sol koluna baktı. Bir şey demedi.
O gün kurban kesildi, etler ayrıldı. Babamın bıçakları da kullanıldı; biri soğan doğradı, biri ekmek kesti, biri de akşam karpuz kesti. Karpuz çok güzel kesildi.
Babam iki hafta boyunca kısa kollu gömlek giymedi. Annem sordu. “Üşüyorum,” dedi. Ağustos ayıydı.


