Hüsnü Dayı’nın Mercedes’i Fatsa’ya girdiğinde mahalledeki çocuklar arabanın değil, bagajın peşinden koştu. Köln plakalı bir arabanın bagajı, bir Karadeniz kasabasında, bayram sabahı, bir hazine sandığından farksızdır. Çünkü o bagajda çikolata vardır. Her yıl vardır. Fındıklı, sütlü, mor ambalajlı, bir de küçük kare olanlardan.

Hüsnü Dayı otuz bir yıl önce Almanya’ya gitti. O günden beri her yıl aynı cümleyi kuruyor:

“Düzenimiz olmasa döneriz.”

Bu bayram bu cümleyi saydım. Sonuç aşağıda.

Bagaj

Hüsnü Dayı arabadan indi, gerindi, Karadeniz havasını içine çekti ve “Ohh, bu hava Almanya’da yok” dedi. Sonra bagajı açtı. Yedi yeğen, yedi açık el, bir yarım daire.

Dayı çikolataları tek tek dağıttı. Her çocuğa bir paket. Dağıtırken her paketin fiyatını söyledi: “Bu orada 1,99. Sizin paranızla… dur hesaplayayım.” Hesapladı. Sonucu söylemedi, sadece başını salladı. Dayı için kur bir sayı değil, bir duygudur.

“Düzenimiz olmasa döneriz”: 1.

Salon

Dayı salonda baş köşeye oturdu. Annem Türk kahvesi yaptı. Dayı kahveyi içti, “Bu kahve Almanya’da yok” dedi. Sonra babaannemin el işi dantelini övdü: “Bunlar orada müzede olur.” Sonra Rasim Amca’nın yeni televizyonuna baktı, markasını sordu, fiyatını sordu ve Euro’ya çevirdi.

“Bu orada daha ucuz.”

Rasim Amca bunu duydu. Rasim Amca’nın televizyonu, Rasim Amca’nın gururudur.

“Abi, oradan getir o zaman bir tane.”

“Getirirdim de gümrük var.”

“Düzenimiz olmasa döneriz”: 3. (Kahveden sonra bir, televizyondan sonra bir.)

Öğle yemeği

Yemekte dayının ağzından şu cümleler çıktı: “Bu domates orada yok.” “Bu ekmek orada yok.” “Bu ayran orada yok.” Bir noktadan sonra Rasim Amca dayıya Almanya’da ne olduğunu sordu.

“Düzen var,” dedi Hüsnü Dayı. “Sistem var. Emeklilik var.”

“Burada da emeklilik var abi.”

“Var ama düzen yok.”

“Düzenimiz olmasa döneriz”: 5.

Çikolata meselesi

Öğleden sonra yedi yaşındaki kuzenim İpek yanıma geldi. Elinde dayının getirdiği çikolata paketi vardı. Ambalaj yarı açılmıştı.

“Abi, bu ne yazıyor?”

Paketin arkasında küçük harflerle bir şeyler vardı. Almanca. Ama bir kelime Almanca değildi. “Türkiye.” Ben paketi çevirdim, okudum. İçindeki fındık Türkiye’denmiş. Yani muhtemelen bizim buralardan, belki de bu bahçeden, belki de Rasim Amca’nın fındıklığından gitmiş, Köln’de çikolataya girmiş, plastiğe sarılmış ve bir Mercedes bagajında geri gelmişti.

İpek’e anlattım. İpek düşündü, sonra paketi aldı ve salona koştu. Dayının yanına gitti.

“Dayı! Bu fındık bizim!”

Çatallar tabaklarda durdu. Rasim Amca, sanki yirmi yıldır bu anı bekliyormuş gibi, yavaşça başını kaldırdı.

Son sayım

Hüsnü Dayı paketi aldı, arkasını çevirdi, okudu. Uzun süre okudu. Sonra gözlüğünü çıkardı.

“Tabii,” dedi. “Bizim fındık. Dünyanın en iyi fındığı. Ben her zaman söylerim orada.”

“Abi,” dedi Rasim Amca, “sen bize bizim fındığı mı getirdin?”

“Orada daha güzel paketliyorlar.”

Akşam dayıyı kapıya kadar geçirdik. Dayı arabasına binmeden önce bahçedeki fındık ağaçlarına baktı, derin bir nefes aldı.

“Düzenimiz olmasa döneriz,” dedi.

Sayım: 6.

Rasim Amca bagajın kapanmasını bekledi, sonra cebinden bir poşet çıkardı. İçinde iki kilo iç fındık vardı.

“Al abi. Oraya götür. Paketletirsin, seneye getirirsin.”