Bayramın ikinci günü öğleden sonra Arif Dede yatak odasına çekildi ve kapıyı kapattı. On dakika sonra kapı aralandı ve dedemin sesi koridora seslendi:

“Damla. Bir gel kızım.”

Damla, en büyük torun, kalktı ve odaya girdi. Kapı kapandı.

Salonda konuşmalar durdu. Halalarım birbirlerine baktı. Torunlar, yani biz, koridorun başında dizilmeye başladık. Kimse bir şey söylemedi ama herkes bir şeyin olduğunu biliyordu.

Damla

Damla beş dakika sonra çıktı. Yüzü kızarmıştı. Elinde bir şey vardı, sıkıca tutuyordu. Kimseye göstermedi. Koridordan geçerken bana fısıldadı:

“Bunu bana saklamış.”

Arif Dede’nin odasına çağrılan her torun, kapıdan biraz daha uzun boylu çıkıyordu.

Koridor

Sonra İlker çağrıldı. Sonra Seda. Sonra benim kardeşim. Her biri beş dakika içeride kaldı, her biri elinde sıkıca tutulan bir şeyle ve aynı cümleyle çıktı: “Bunu bana saklamış.” Her biri, çıkarken, koridorda bekleyenlere bir bakış attı. O bakış bir zafer değildi; bir sırdı.

Halalarım bu süre boyunca mutfakta, kapıya yakın bir yerde, çay demliyordu. Çay üç kez demlendi. Kimse içmedi. Çay bahaneydi; kulaklar kapıdaydı.

“Babam bu çocuklara ne veriyor?” diye sordu büyük halam.

“Bilmiyorum ama Damla’ya verdiği şey ağırdı. Elini öyle tutuyordu.”

“İlker’inki küçüktü. Cebine soktu.”

“Belki yüzük.”

“Belki altın.”

Mutfakta bir vasiyet yazılıyordu. Arif Dede’nin hiç yazmadığı bir vasiyet.

Benim sıram

Sonra ben çağrıldım. Odaya girdim. Arif Dede yatağının kenarında oturuyordu. Komodinin çekmecesi açıktı. Beni yanına oturttu, elimi tuttu.

“Bunu sana sakladım,” dedi.

Avucuma bir şey koydu. Soğuk, metal, ağır. Köstekli bir cep saati. Kapağı oymalı, zinciri hafif paslı.

“Bu benim gençliğimden,” dedi dedem. “Sana kalsın. Kimseye söyleme.”

Ben saati sıkıca tuttum. Odadan çıktım. Koridordan geçerken, bekleyen son kuzenime fısıldadım: “Bunu bana saklamış.”

Altı saat, aynı dakika

Akşamüstü torunlar balkonda toplandık. Altı kişi. Herkes bir şey saklıyordu. Bir süre kimse bir şey göstermedi.

Sonra Damla, en büyük olarak, cesaret etti. Elini açtı.

Köstekli bir cep saati. Kapağı oymalı, zinciri hafif paslı.

İlker cebinden kendininkini çıkardı. Aynısı.

Seda. Aynısı. Kardeşim. Aynısı. Ben. Aynısı. Son kuzenim. Aynısı.

Altı köstekli saat, balkon korkuluğunun üstünde yan yana dizildi. Altısı da aynı oymalı kapak. Altısı da aynı paslı zincir. Altısı da durmuştu. Altısı da on biri on geçeyi gösteriyordu.

Kaynak

Akşam yemeğinde halam, dayanamayıp, dedeme sordu: “Baba, çocuklara ne verdin öyle?”

Arif Dede ekmeğini kopardı. “Hiç. Hatıra.”

“Ne hatırası?”

“Benim gençliğimden.”

İlker, masanın öbür ucundan, saatin kapağının iç tarafına bakıyordu. Bir şey okudu. Yüzü değişti. Sessizce saati bana uzattı.

Kapağın içinde, küçücük harflerle, kazınmış bir yazı vardı:

“Kapalıçarşı. Hediyelik. 6’lı set.”

Saati geri uzattım. Altı torun birbirimize baktık ve hiçbirimiz bir şey söylemedik.

Akşam kapıda, montlar giyilirken, büyük halam dedeme yaklaştı ve kısık sesle sordu: “Baba, bize de bir şey sakladın mı?”

Arif Dede düşündü. Sonra odasına gitti ve elinde boş, kadife kaplı, altı bölmeli bir kutuyla döndü.

“Size kutusunu sakladım,” dedi.