Şerafettin Amca’ya göre her konunun iki ucu vardır: biri konunun kendisi, öbürü Köy Enstitüleri. Aradaki mesafe ne kadar uzun olursa olsun, Şerafettin Amca köprüyü en fazla üç cümlede kurar.

Yetmiş dokuz yaşında, kırk yıl köy ve kasaba okullarında öğretmenlik yapmış bir adam. Kendisi Köy Enstitüsü’nde okumadı; enstitüler 1940’ta kurulduğunda daha doğmamıştı, 1954’te kapandıklarında yedi yaşındaydı. Ama ilkokul öğretmeni bir enstitü mezunuydu ve Şerafettin Amca o öğretmenden duyduklarını yetmiş yıldır anlatıyor. Bu bayram Eskişehir’deki salonda, köprü sayısını tuttum.

Trafikten enstitüye

Kuzenim yolda iki saat trafikte kaldıklarını anlattı.

“Trafik,” dedi Şerafettin Amca, “bir disiplin meselesidir. Disiplin eğitimle gelir. Bizim öğretmenimiz derdi ki enstitüde her öğrenci sabah kalkar, yatağını toplar, ders başlamadan bahçeye çıkardı. Kimse kimseyi beklemezdi. Şimdi herkes birbirini bekliyor. Trafik bu.”

Üç cümle. Köprü kuruldu.

Yapay zekânın öğretmeni

Yeğenim telefonunda bir yapay zekâ uygulaması gösterdi. Uygulamaya bir soru soruyorsun, cevap veriyor.

Şerafettin Amca telefona baktı, sonra yeğenime.

“Bu cevabı kim yazıyor?”

“Makine amca.”

“Makine kimden öğrendi?”

“İnsanlardan. Yazdıklarından.”

“Peki o insanlar kimden öğrendi?” Şerafettin Amca arkasına yaslandı. “Öğretmenden. Öğretmen nereden çıkar? Köyden. Köydeki çocuğu kim okuttu? Enstitü.”

Yeğenim telefonunu kapattı. Yapay zekâ, Şerafettin Amca’nın gözünde, bir Köy Enstitüsü mezununun torunuydu.

Bulutlar

Televizyonda hava durumu vardı. Yarın yağmur.

“Bizim öğretmenimizin anlattığına göre,” dedi Şerafettin Amca, “enstitüde öğrenciler hava durumunu gökyüzüne bakarak bilirdi. Bulutların şeklinden. Tarlada çalışan insan gökyüzünü okumayı bilir. Şimdi televizyona bakıyoruz.”

Bu köprü iki cümle sürdü. Rekor.

Baklava köprüsü

Öğleden sonra tatlı geldi. Baklava. Herkes bir dilim aldı. Şerafettin Amca da.

Kuzenim, sırf merak ettiği için, sordu: “Amca, baklavayı da bağlayabilir misin?”

Salon güldü. Şerafettin Amca gülmedi. Baklavasına baktı.

“Enstitülerin temel ilkesi neydi biliyor musunuz?” dedi. “Yaparak öğrenmek. Öğrenci kendi ekmeğini yapar, kendi binasını yapar, kendi aletini yapar. Başkasının yaptığını beklemez.”

“Ama baklava?”

Şerafettin Amca ayağa kalktı. Mutfağa gitti. Bir dakika sonra elinde bir tepsiyle döndü. Tepside, folyoyla örtülmüş, biraz yamuk kesilmiş bir baklava vardı.

“Bunu ben yaptım. Yetmiş dokuz yaşında, ilk kez. Dün akşam. Yaparak öğrendim.”

Yaparak öğrenmek

Herkes tepsiye baktı. Baklavanın katları birbirine yapışmıştı. Cevizleri bir köşede toplanmıştı. Şerbeti, tepsinin bir kenarında, bir göl oluşturmuştu.

Kuzenim bir dilim aldı. Ben de aldım. Annem de. Tepsi dolaştı.

Kimse bir şey söylemedi. Herkes çiğnedi. Uzun uzun.

Sonunda yengem, bütün salonun adına, nazikçe konuştu:

“Eline sağlık amca. Çok… öğretici olmuş.”

Şerafettin Amca memnun bir şekilde başını salladı. Kendi dilimini aldı, ısırdı ve çiğnemeye başladı. Bir süre çiğnedi. Yüzü değişti. Dilimi tabağa geri koydu.

“Bu,” dedi, “bir müfredat sorunu.”